Güz ağzıydı...
Babamın dostları gelmişti yine. Akasya ağacının dibine dizilen taburelerde sıra sıra otururlardı. Biz de omzumuzda peşgır, elimizde ırbık beklerdik. Daha çocuk yaşımızda öğrenmiştik hizmetin adabını. Büyüklerimiz söylemeden suyu kararında dökmeyi, peşgırı zamanında uzatmayı, duayı hürmetle dinlemeyi...
Şimdi düşünüyorum da, biz sadece abdest suyu dökmüyormuşuz. Bir terbiyenin, bir geleneğin, bir gönül ikliminin içinde büyüyormuşuz.
Babam ikramı severdi.
Misafir eksik olmazdı bizim evden.
Anam da evin keyvenisiydi. Onun sac ekmeğinin, gara mercimekli pilavının, turşusunun hatırı hâlâ nice gönülde durur. Hele Almanya'dan gelen Himmet Yıldız ağabey ekşili patıl ekmeğini büker büker yerken anamın yüzündeki sevinci bugün bile görür gibiyim. Babam da gizliden gizliye gururlanırdı.
Çünkü o sofralarda yemek değil, gönül ikram edilirdi.
Semaverler kaynarken dostluk demlenirdi.
Demliklerden çay değil muhabbet süzülürdü.
"Hu..." sesleri kerpiç duvarlardan sekip Arıstak'tan Gızılgüyün'e kadar yayılırdı sanki.
Deli Yusuf Dayı'nın içli ilahileri...
Yakup Turan Emmimin vakur duruşu...
Bekir Emmimin ve Yusuf Emmimin teslimiyeti...
Hacı Hüseyin Dayı'nın yüreği titreten "İllallah" nidaları...
Bir de İğdelidere'den Sado Dayı gelmişse, artık meclisin üstüne başka bir iklim çökerdi.
İnsan o zamanlar fark etmiyor.
Çocuk aklıyla sıradan sanıyor.
Meğer ömür dediğimiz şey, sonradan kıymeti anlaşılan anların toplamıymış.
Şimdi dönüp bakıyorum da...
Evler ayakta belki ama ocaklar biraz sessiz.
Duvarlar duruyor ama sohbetler eksik.
Kalabalıklar var ama muhabbetler cılız.
Çok şeyimiz oldu ama bazı şeyleri kaybettik.
"Biz çektik, onlar çekmesin" dedik.
Çocuklarımızın önündeki taşları kaldırdık.
Ama bazen yolu da kaybettik.
Yokluğun öğrettiği şükür duygusunu veremedik.
Beklemenin kıymetini anlatamadık.
Ulaşamamanın insanı olgunlaştıran tarafını gösteremedik.
Bir nesil bolluk içinde büyüdü ama gönlü daraldı.
Çünkü yokluk sadece mahrumiyet değildir.
Yokluk bazen elindeki nimete sevinmeyi öğretir.
Bir çift ayakkabının bayram sabahındaki değerini öğretir.
Bir misafirin kapıyı çalmasının bereket olduğunu öğretir.
Bir lokmanın paylaşılınca çoğaldığını öğretir.
Ben galiba biraz geçmişte yaşıyorum.
Belki de yaşadıklarımı unutursam kendimi kaybedeceğimden korkuyorum.
Yaşım çok değil ama gördüklerimi mıh gibi çaktım yüreğime.
Aklım bir gün şaşarsa şaşsın...
Ama yüreğim o akasya ağacının dibini, o semaver kokusunu, o "Hu" seslerini, anamın tandır başındaki telaşını, babamın misafire duyduğu hürmeti unutmasın istiyorum.
Çünkü insan bazen hatıralarıyla yol bulur.
Karanlıkta kalan yerlere geçmişten bir ışık düşürür.
Onun için gelin...
Babalarımızın, analarımızın bellilik ettiği çılgaları bütünüyle terk etmeyelim.
Çok büyük sözlere de gerek yok.
Biraz samimiyet...
Biraz maneviyat...
Biraz vefa...
Biraz da eski insanların gönül sıcaklığı...
Yetmez mi?
Hele elinde meşeden çatal başlı bir baston da varsa korkma.
Yol uzun olsa da kaybolmazsın.
Düştüğün taşların yarası belki kolay kapanmaz.
Ama yüreğini korursan, taşlaşmazsın.
Çünkü insanın asıl kaybolduğu yer yol değil; gönlünden çıktığı yerdir.
Bellilik de biraz budur aslında...
Nereden geldiğini unutmamak.
Kime benzediğini hatırlamak.
Ve bir gün bu dünyadan göçüp giderken ardında bir iz bırakabilmek... tıpkı babalarımızın, analarımızın bıraktığı gibi.