Gramofon kâğıdı… bir çocuğun kalbine sürülen renkti. Cam süsü değil, bayramın bahanesi. Ellez dayının bakkalındaki ince kâğıtlar, bir çocuğun mahcubiyetini örten zenginlikti. Cebindeki iki yumurta, annenin sessiz sevgisiydi. Kırıldı o yumurtalar… sadece çantana değil, yüreğine aktı. Ama vazgeçmedin. Önlüğünde taşıyıp yine yürüdün. Bayram tam da orada başladı. Türkçe kitabına bulaşan sarı…
sayfayı azalttı, hatırayı çoğalttı.
Notu düşürdü, insanlığı büyüttü.
Koro sesiniz dünyayı çağırıyordu:
savaşsız, tertemiz bir dünya.
Çocukluk yanılmaz—
en saf doğruyu söyler.
Kuluncak meydanı…
damlarda insanlar, gözlerde bayram.
Düşmek bile gülüşe dönüşüyordu.
Şekerler ağızda değil, gönülde eriyordu.
“23 Nisan neşe doluyor insan…”
Evet, doluyordu.
Çünkü neşe içimizdeydi,
biz sadece yaşamayı biliyorduk.
Kimse çalmadı o neşeyi.
Kimse söndürmedi o ışığı.
Biz büyüdük.
Büyümek;
yumurtayı kırmamak değil,
kırılacağını bilip taşımaktır.
Şimdi…
23 Nisan’da koltuğa oturan çocuk gibi,
çocukluk da bir an gelir, ruhumuza oturur.
Kısa sürer ama gitmez.
Bir koku, bir ses…
ve içimizdeki çocuk yeniden konuşur.
Belki yine cebinde iki yumurta…
yine mahcup, yine umutlu,
ama hep samimi.
Çocukluk;
sahip oldukların değil,
inandıkların.
Gramofon kâğıdını bayrama çeviren de,
yumurtayı sevgiye dönüştüren de bu.
Koltuğu devrettik…
ama içimizdeki çocuk bekliyor.
Keşke…
bir günlüğüne değil, bir anlığına da olsa
kendi içimize oturabilsek.
Eksik tamamlanır,
kırık onarılır,
suskunluk konuşur.
Çünkü bazı bayramlar
takvimde değil,
insanın içinde başlar.