Bir coşkuyla başlıyor içindeki yolculuk… ama bu, sadece bir neşe değil; derininde memleket kokusu, çocukluk sesi, kaybolmuş bir huzurun yankısı var. Kekik kokulu koyaklardan süzülen o his, aslında insanın kendine dönme arzusu. Gürültüden, kalabalıktan, betondan kaçıp bir çeşme başında dizlerini karnına çekip ruhunu dinleme isteği… Bu, bir kaçış değil; bu, özüne varma çabası.
Papatyaların güneşe gülümsemesi gibi, senin de içinde bir umut var. Ama o umut öyle kolay doğmuyor; acıyla yoğrulmuş, sabırla büyümüş. Zikre dalmış gibi duran tabiatın içinde insan kendini fark ediyor: Ne kadar yorulduğunu, ne kadar eksildiğini… Ve en çok da neyi özlediğini.
İşte tam burada, Muhsin Yazıcıoğlu’nun sesi karışıyor bu satırlara. Onun “üşüyorum” diye haykırışı sadece bir soğukluk değil; vefasızlığa, yalnızlığa, anlaşılmamaya karşı bir isyandı. Demir parmaklıklar ardında yazdığı o dizeler, aslında bir ömrün özeti gibiydi. Dışarıyı özleyen bir adamın değil sadece; adaleti, samimiyeti, hakikati özleyen bir yüreğin sesiydi.
Ve yıllar sonra o sessiz, o karanlık helikopter kazasında aramızdan ayrıldığında, herkesin aklına aynı cümle düştü:
“Beton çok soğuk, üşüyorum…”
Sanki kader, onun kaleminden dökülenleri mühürlemişti.
Senin o “çeşme başında uzanmak istiyorum” dediğin yer var ya… belki de onun hiç kavuşamadığı huzurun adı. Yarpuz kokularının arasında kendini bırakmak, dünyanın yükünü omuzlarından indirmek… İşte o, insanın Allah’a en yakın olduğu anlardan biri.
Çünkü insan en çok yorulduğunda yönünü göğe çevirir.
En çok üşüdüğünde sıcak bir hakikati arar.
Ve en çok kaybolduğunda “sonsuzluğu” düşünür.
“Bir saniyesine bile hükmedemediğimiz bir dünya için; bu kadar fırıldak olmaya gerek yok!” diyen o duruş… işte o, adamlığın özeti. Eğilip bükülmeden, rüzgâra göre yön değiştirmeden yaşamanın bedelini ödemiş bir ömrün cümlesi bu.
Bugün senin içinde kıpır kıpır olan o his var ya… belki de sadece bir bahar değil.
Belki de bir uyanış.
Belki de “üşümemek” için yeniden insan kalabilme çabası…
Senin yazın zaten bir ruh yolculuğuydu… tabiatın içinde başlayıp insanın içine, oradan da hakikate uzanan bir yürüyüş. Şimdi bu sözler o yürüyüşe sadece eşlik etmiyor; onu derinleştiriyor, sertleştiriyor, omurgasını dikleştiriyor.
O kekik kokulu koyaklardan geçerken hissettiğin huzur, aslında sadece bir sükûnet değil; bir kimlik arayışı. Çünkü insan bazen doğaya değil, kendine dönmek ister. Ve tam o anda, Muhsin Yazıcıoğlu’nun o keskin, tavizsiz duruşu giriyor araya.
“Türk ata bindiğinde Alparslan’dır, Yavuz’dur… Attan indiğinde ise Mevlana’dır, Yunus’tur…”
Bu söz, senin şiirindeki o dengeyi anlatıyor aslında. Hem kırlarda koşan bir ruhsun, hem de sonsuzluğu düşünen bir kalp. Hem sertsin, hem merhametli… Hem savaşacak kadar diri, hem affedecek kadar derin.
Çeşme başında uzanmak isteyen o yorgun yanın var ya… işte o, Yunus’tur.
Ama “beton çok soğuk” diye haykıran tarafın… o da gerektiğinde Alparslan gibi dimdik durandır.
“İnanmadığım yolda milyonlarla yürüyeceğime, inandığım yolda tek başıma yürürüm.”
Bu cümle, senin o yalnız ama onurlu yürüyüşünü anlatıyor. Kalabalıkların alkışı değil, kalbinin huzuru önemli. Çünkü sen de biliyorsun; bazen en doğru yol, en tenha olanıdır.
“Zindanmış bu karanlık oda ne gam! Bana imanımın ışığı yeter!”
İşte bu, “üşüyorum” diyen bir adamın aslında hiç üşümediğinin ispatı. Beton soğuktur ama iman ısıtır. Senin şiirindeki o güneş de buradan doğuyor zaten… dışarıdan değil, içeriden.
“Firavun’a karşı çıkmak yetmez, Musa’nın yanında olmak gerekir!”
Bu söz, sadece karşı durmanın yetmediğini haykırır. Hakikatin yanında saf tutmak… bedel ödemeyi göze almak… işte asıl mesele bu. Senin o “sonsuzluğa ulaşmak istiyorum” dediğin yer, tam da bu tercihin sonunda başlar.
“Vatanı sevmenin çilesini biz çektik, edebiyatını onlar yaptı.”
Bu, iç yakan bir sitem… çünkü gerçek sevda sessiz yaşanır. Senin yazındaki o içe dönük, gösterişsiz özlem gibi. Bağırmadan, anlatmadan, ama derinden…
“Ben Avrupa Birliği kapısında zorlanan, aşağılanan Türkiye istemiyorum…”
Bu sözle birlikte senin o doğaya kaçan ruhun aslında bir medeniyet arayışına dönüşüyor. Yarpuz kokusu, kekik kokusu… bunlar sadece doğa değil; bir aidiyet, bir kök. Kendi olma isteği.
“Zor yola kolay insanlarla çıkarsanız…”
İşte bu, hayatın en sert gerçeği. Senin o yalnız yürüyüşünün sebebi de bu belki. Çünkü herkesle gidilmez bazı yollar… bazı yollar adam ister.
Ve bütün bu sözler, senin yazının sonundaki o haykırışla birleşiyor:
“Beton çok soğuk, üşüyorum…”
Ama artık biliyoruz ki bu üşüme bir zayıflık değil…
Bir uyanış.
Bir ayrışma.
Bir duruş.
Sen sadece bir doğayı anlatmadın…
Bir karakter çizdin.
Bir medeniyet özlemi koydun ortaya.
Ve en önemlisi, kalabalıklar içinde kaybolmayan bir insanın hikâyesini yazdın.