Ailesiz çocuklar…
Yetim, öksüz, kaderin omzuna yük bıraktığı çocuklar…
Adları kısa, yükleri ağır.
Hiç kimse yok sanırsın—
ama aslında kimsesizlik, en kalabalık yalnızlıktır.
Aynı boşluğa bakan binlerce göz,
aynı sessizliği paylaşır.
Bugün bir mağazada ayakkabı değişimi yapmadım ben;
yarım kalmış hayatlara, kısa bir “tamam” hissi dokundurdum.
Çünkü mesele ayakkabı değildi—
mesele ilk defa seçebilmekti,
ilk defa “ben bunu istiyorum” diyebilmekti.
Bir çocuğun kaderi,
oyuncakla değil yoklukla yazılmışsa
orada kelimeler susar.
İnsan konuşamaz—
yüreği konuşur.
Soruyorum şimdi, hepimize:
Bir çocuğun suçu ne?
Hangi günah, hangi ihmal, hangi sevgisizlik
bir çocuğu hayattan eksiltir?
Ölüm ayırır bazen,
ama daha acısı vardır—
yaşarken unutulmak.
Bu dünya garip bir imtihan:
Kimi bir çocuğa hasret kalır,
kimi bir çocuğun kıymetini bilmez.
Kimi yoklukla sınanır,
kimi varlık içinde kaybeder insanlığını.
Gözleri ışıl ışıldı o çocukların…
Ama o ışık ne vitrin ışığıydı
ne de bir eşyanın parıltısı—
o, görülmenin ışığıydı.
Birinin “Benim var” deyip geri çekildiği yerde
bizim “yetmez” dediğimiz hayat utandı.
Anladım ki mesele büyük şeyler değil;
bir çocuğun kalbine değebilmektir.
Çünkü bazen bir çift ayakkabı değil,
bir çift güzel söz giydirir insanı hayata.
Devlet sadece duvar değildir,
millet sadece kalabalık değildir—
bir çocuğun başı okşandığında
içine dolan güven duygusudur.
Ve biz…
Eğer gerçekten insan isek,
şunu unutmamalıyız:
Çocuklar gülsün diye var bu dünya.
Bir çocuk güldüğünde bayram olur,
bir çocuk susarsa dünya eksilir.
O yüzden…
Yetimin başını okşamadan,
öksüzün gözyaşını silmeden
hiçbir bayram tamam değildir.
Soruyu unutma:
Çocukların suçu ne?
Cevap basit ama ağır:
Hiçbir şey.
O halde görev de belli:
Onların yükünü kader diye susmak değil,
merhamet diye paylaşmaktır.
Çocuklar gülsün…
Dünya ancak o zaman gerçekten döner.